ALTIN
 2.395,07
DOLAR
 32,0201
STERLİN
40,6866
EURO
 34,8521

IŞIKLAR SÖNMESİN

Akçadağ Köy Enstitüsü Eğitim Başı Reyzi Pamir

                          AKE 1949 mezunu Ali Doğan  Arşivi

1948 yılı Şubat ayının 21'i saat 21: 30...

Dışarıda şiddetli bir rüzgâr esiyor, bina köşelerinde ıslık çalıyor... Işıklar birdenbire söndü. "Akçadağ Köy Enstitüsü’nde kış çok sert geçiyordu. Kış, kış değil sanki bir afetti. Kar günlerce yağdı. Yağan karları geceleri Beydağ’ından kalkan rüzgârlar oradan oraya savurarak köşe bucak doldurmuş, her tarafı beyaza dönüştürmüştü. Sonra öyle bir ayaz oldu ki etraftaki her şey donmaya başladı. Buza dönüşüp okulun çatılarında, lojmanlarında, Karapınar köyünün damlarında, sokaklarında yollarda serilip kaldı. Ağaçların dalları buzdan bir kabukla örtülmüş kaskatı kesilmişti.

                AKE  Çeşme (Mimar  İhsan Yapanar )

Köy Enstitüsü mimarı İhsan Yapanar’ın mimari izlerini taşıyan okul kooperatifinin önündeki çeşme de donmuştu. Uğuldayarak inleyen rüzgârın iliklerine kadar işleyen soğuğunu yaşıyorlardı cümle canlılar. Pencerelerden sallanan camların sesi, dışarda uğuldayan rüzgârın sesine karışıyordu. Akşam mütalaadan (etüt )sonra öğrenciler demir ranzalarındaki yataklarına çekilmiş, rüzgârın ninnisiyle uyumaya çalışıyorlardı. 

Sultan suyundaki elektrik santralinden nöbetçi öğrenci okula telefon ediyor. Geceleri bu ıssız ovanın ortasında yıldız kümesi gibi manzara oluşturan okulun elektriğini sağlayan santralin su kanalının buz tuttuğunu, bendin yıkıltığını  elektrik  verilemiyeceğini bildiriyordu. 

Rüzgâr uğultuyla amansız esiyordu. Tipiden göz gözü görmüyordu. Bütün okulun binaları, lojmanlar, bahçeler, istasyon, Karapınar köyü göz   her taraf donuk beyaz bir örtünün altına saklanmış gibiydi. Sadece evlerin, binaların bacalarından aralıksız yükselen dumanlar bu örtünün altında bir yaşam olduğunu ele veriyordu.

Okulun idare binasının karşısında demiryolundan edinilen ray parçasından 50 cm’ kadar kesilip beton bir kaideye asılan kampananın (çan) “.çınnn, çınnn” sesiyle öğrenciler uyanmışlardı. Ayrı ayrı yerlerde bulunan yatakhanelerden çıkarak yemekhanede sabah kahvaltısını yaptılar. Nöbetçi öğretmenler gözetiminde, öğrenci başkanının organizasyonu ile bütün binaların önlerindeki karları kürüdüler, temizlediler. Erkek ve kız öğrenciler adeta arı gibi çalışıyorlardı. Çatıların saçaklarında kristal mızrak ve kılıç gibi duvarlara perdelenmiş buz sarkıtlarını ellerindeki tahta çubuklarla, ucu demir kancalı yangın aletleri ile kırdılar.

Kar adam boyundan fazlaydı. Görülmemiş derecede soğuk öğrencileri yatakhanelere hapsediyordu. Öğrenciler karla ellerini yüzlerini yıkıyorlar. Kar suyu ile yemeklerini pişiriyorlardı. Erzaklar katırlarla yüklü sandıklar içinde Akçadağ'dan geliyordu. O gün yemek zamanı gelip geçti. İkindi oldu gözcülerden haber yok. Kışladan haber yok. Aynı durumda öğretmenler de telaşa düştüler. Okul personelinin evlerinden ve Karapınar köyünden ekmek sacları toplandı. Öğretmen aileleri hamurun başına oturdular, nihayet sıcak bazlamalarla karınlarını doyurdular.

22 ŞUBAT 1948

Okul öğrenci meclisinin ve okul idaresinin aldığı kararla bendi onarmak buzları kırmak için elli mevcutlu bir küme oluşturuldu.  Okulun kayak takımı da buz kırmaya gidecek öğrencilere yol göstermeler için görevlendirildi. Bendi onarmaya gidecek öğrencileri Eğitim Başı Pedagoji öğretmeni Sivaslı Reyzi Pamir götürecekti. Pamir 35 yaşlarında 1.75 cm boylarında, kafası biraz büyük yuvarlak, pembemsi geniş yüzlü alnı hafif açık, bıyıksız, kızıla çalar gür saçlı, açık bal rengi çekik gözlü, etine dolgun atletik yapılı biriydi. Soyadını herhalde ata yurdu olan Pamir dağlarından almıştı. Kendisi de Türkmenistanlılara benziyordu. Öğrenciler tarafından çok sevilirdi. İşlerini zamanında eksiksiz yapar; Güçlü bir belleğe, sağlam bir kişiliğe sahip, dürüst bir öğretmendi. Geceleri enstitünün dört bir yanını kontrol etmeden eve gitmezdi. Atatürk ilke ve devrimlerinden kesinlikle ödün vermeyen bir eğitimciydi. Tüm öğrencilerin adlarını numaralarını, nereli olduklarını bilirdi. Akçadağlı okula yeni başlayan çelimsiz bir kız öğrenci olan Muazzez’i kendi evlerine almıştı. Yıllarca küçük çocukları Emel ve Temel ile birlikte aynı odada kalan bu öğrenciye eşiyle birlikte sahip çıkmıştı.

              AKE 1949 mezunu Muazzez  Yılmaz'ın kitabından alıntı

Reyzi Pamirin, Girit'li eşi de Malatya Cumhuriyet İlkokulunda öğretmendi. Evlendikten sonra çok sevdiği öğretmenlikten ayrılmıştı. Çocuklarına bakıyordu. Nimet hanım da kışın öğrencilerin ayakları üşümesin, donmasın diye kız öğrenciler ile birlikte battaniyeleri keserek onların ayaklarına keçe yapardı.

   Nimet Pamir- Reyzi Pamir 
Kar hâlâ yağmaya devam ediyordu. Öğrenciler sırtlarında devletin verdiği kül renkli kabanlar, başlarında siyah bereler, ellerinde eldivenler, ayaklarında çizmeleriyle okulun öğrenci kantininde toplanmışlar, Eğitim Başı Reyzi Pamir’i bekliyorlardı.

Reyzi Pamir yola çıkmadan kantinde Kurtuluş Savaşı’ndan kısa bir öykü anlattı öğrencilere. ’’Kurtuluş savaşı sürüyordu ve kış başlamıştı. Kar yolları kapatmıştı. Türk ordusu ülkesi için zor koşullar altında savaşıyordu. Yiğitlik gösteren sadece Mehmetçikler değildi. Yaşlılar ve kadınlar da kucaklarındaki çocuklarla yiğitlik gösteriyorlardı. Onlar yolların karla kaplı olmasına rağmen cepheye kağnılarla mermi götürdüler. Şerife bacı, ıslanmasın diye kazağını cephanelerin üstüne örtmüş, üşümesin diye de yavrusunun üzerine abanmıştı. Sonuçta kendisi de soğuktan donarak hayatını kaybetmişti. Askerler top mermileri arasında ağlayan bebeği kurtardılar. Şerife bacı 21 yaşındaydı. İşte böyle gençler, Atatürk bu milletle savaşı kazandı. Bizler de bu karda kışta elektrik santralinin buz tutan kanalını açacağız. Işığımız hiç sönmeyecek. İrfan ordusunun neferleri sizlerle cehaleti yeneceğiz.‘’ deyince bir alkış tufanı koptu. Öğrenciler öğretmenlerini coşkuyla alkışladılar.

★★★

Hava bulutsuz ama bir o kadar da soğuktu. Güneşin ışıkları gökyüzünü yavaşça griye boyarken Reyzi Pamir’in komutuyla öğrenciler omuzlarında; kumanya çantaları, kürek, kazma ve demir çubuklarla, tek sıra halinde birbirlerinin ayak izlerine basa basa, okulun kayak ekibini takip ederek yola koyuldular. Fırına yaklaşınca mis gibi ekmek kokusu dalga dalga yayılıyordu etrafa. İki öğrenci hamur kesiyordu ocağın başında beyaz önlüklü, beyaz kepli usta öğretici. Elinde fırın küreği kızgın ateşlerin arasında ekmekleri alıp tezgâhın üzerine atıyordu. Böyle yürüyüşte marş söylenmez miydi?

“Yastığımız mezar taşı, yorganımız kar olsun  

 Biz bu yoldan dönersek,  namus bize ar olsun…”

Öğrencilerin gür sesleri ve sert adımları okul binaları arasında yankılanıyordu. Fırının önünde yüzlerce güvercin atılan ekmek kırıntılarını yiyordu. Sesleri duyunca karların içinde kanat çırparak okulun çatılarına doğru uçuştular. Öğrenci kafilesi sinemanın arkasından geçerek ve diz boyu karları yararak tek sıra halinde yürüyerek yol alıyordu.

Hava soğuk, gök buz mavisi, sonsuz kar denizi...  Arga yazısında git gidebildiğin kadar. Gidecekleri yol,  kardan kaybolmuştu. Köy Enstitüsü öğrencilerinin yolun kenarlarına diktikleri elektrik direklerini takip ederek yol aldılar. İstasyona kadar giden yolun sağ yanında öğrencilerin yaptığı heykeller ve Atatürk’ün,  İnönü’nün, Hasan Ali Yücelin, Tonguç’un ve birçok eğitimcinin mermer panolarda sözleri yazılmıştı. Bunlar da kar altında kalmışlardı. Bu eserlerin etrafını da temizlediler. Akçadağ Köy Enstitüsü yazan takın altından geçerek elektrik santralına doğru hareket ettiler.

★★★

Ağaçlar kardan elbiselerini giymişlerdi. Başlarını önlerine eğmiş bir huşu içinde hareketsiz bekliyorlardı. Toprağa serilmiş beyaz yorgan güneş ışınlarının sıcaklığıyla göz kamaştırıcı bir güzellikte, pembemsi parlıyordu. Muhteşem bir renk cümbüşü vardı. Okul ahırının önünde, iri bir çoban köpeği davudi bir sesle ürüyordu. Hayvan gübrelerinin içinde, Malatya- Adana Demiryolundan kara tren raylar üzerinde biriken karları hallaç pamuğu gibi atarak ağır ağır soluyarak rampadan çıkıyordu. Bir gürültü bir takırtı… Ardından bir düdük sesiyle makinist selam verdi. Neşelendirdi bütün öğrencileri. Kompartımanın pencerelerinden yolculardan kimi el sallıyor kimi de mendil sallıyordu. Bu kara tren, uzayıp giden raylarda sadece yolcuları taşımıyordu. Vagon vagon, gönülden gönüle büyüyen beyaz hüznü de gurbete taşıyordu. Onca beyaza inat, kara trenin kara dumanı yayılıyordu her yere. Gri tül gibi ince, zarif ve sessiz. Öğrenciler demir yolunu geçip yollarına devam ettiler. Akçadağ istasyonundan geçen trenler hangi saatte geçerse geçsin Köy Enstitüsüne selam düdüğü vermeden geçmezdi. Selamı alan öğrenciler de sesi duyduklarında trene dönerek iki kollarını sallayarak karşılık verirlerdi.

Öncü kızak ekibi yolu kestirmeden kısaltıyor. Cibo’nun deresinden vadiden aşağı doğru salıyorlar. Sonra yokuş yukarı nefes nefese kalıyorlar. Durup dinlenmeye vakitleri yok. Arada bir yanık türkü sesi soğuk havayı yarıyor. Kara gömülürken ayaklar, kaşlarında ve kirpiklerinde buz damlacıkları oluşmuştu. Sultan suyu vadisinin ortasında yılan gibi kıvrımlar yaparak akan derenin kıyısında, ağaçlar arasında Elektrik santralini gördüler. Kulübenin bacasından bir duman gökyüzüne doğru savruluyordu. Karın sessizliğini, uzaklardan köpek ulumaları bozuyordu. Belki de kendi aralarında haberleşiyorlardı. Derenin öbür yüzünde, kayaların karşı yamacındaki evlerin arasından 10-15 köylü... Omuzlarında av tüfeği, kiminin elinde kürek ve kazma ağır ağır santrala doğru geliyorlardı. Yanlarında iki köpeğin davudi ürümeleri yankılanıyordu. Öğrenciler bu müthiş manzarayı tepeden keyifle seyrettiler.

 KÖYLÜLERİN GELİŞİ İLE YİNE YÜCEDEN YÜCE BİR İMECE BAŞLAYACAKTI...

İşte bu tatlı ve eğlenceli yolculukla elektrik santralına gelmişlerdi. Karapınar’lı 1949 mezunu Enstitülü Ali Doğan öğretmen Sultan suyundaki okulun Elektrik santralının hikâyesini şöyle anlatmıştı. "Santralın yukarısında 1915 Ermeni tehcirinden önce burada Ermeni bir ailenin değirmeni varmış. Onlar gidince yıllar sonra sahipsizlikten yıkılmış. Bu değirmenin elli metre aşağısına eski değirmenin malzemelerini de kullanarak yeni bir su değirmeni yapmışlar. Bu değirmeni Karapınar’lı Haftava Mahmut, Hüseyin Doğan Dede, Yeşilyurt’lu Sefer Çavuş ortak yapmışlar. Sonra bu su değirmeni olan araziyi Enstitüye o zamanın parası ile 30 bin liraya satıp bölüşmüşler."

Haftalık nöbet tutan dört öğrenci gelen kafileyi bir ellerinde kürekle silah tutan askerler gibi kulübenin önünde hazır ola geçip başlarıyla selamladılar. Santralın içerisinde sol taraf ayrı bir bölüm. Lavabo, tuvalet… Kapının girişindeki odada; demirden ikişer katlı, iki ranza. Ortada bir tahta çalışma masası. Duvarda ahşap bir saat ve bir saz asılıydı. Köşede küçük bir kitaplık üzerinde radyo, fener bir de telefon…

Okulun santralı su ile çalışır ve elektrik üretir. Türbinin suyu Sultansuyun’dan bir bentle kalkar. Toprak bir kanalla gelir, Bentle santral arası üç km’dir. Santralı besleyecek su her mevsim vardır. Ancak kış ayları bazen toprak kanal donuyor. O zaman da okul ışıksız kalıyordu. Şiddetli don ve soğuğa rağmen güçlü kuvvetli öğrencilerden seçilen bir ekiple santrala buz kırmaya gidiliyordu.

İŞTE “ BUZ KIRMA NÖBETİ” BUYDU…

 AKE Eğitim Başı Reyzi Pamir Arşivi

 Elektrik santralının türbinlerinden süzülen su, dondurucu havada buza dönüşmüştü. Sultan suyunda küçük şelalelerde uzunluğu üç-dört metreyi bulan buz sarkıtları ile dere kenarındaki ağaçlar güzel bir görüntü oluşturmuştu. 

REYZİ PAMİR ÖĞRENCİLERLE BİRLİKTE ÇALIŞIYOR.

Bendi onarmak buzları kırmak için suya girmek lazımdı. Kalın kaputunun içinde soğuktan titreyen öğretmen Reyzi Pamir'in gözü önünde öğrenciler soyunuyorlar. “Haydi, arkadaşlar zaman geçmeden başlayalım’’ komutuyla, öğrenciler insan boyunu geçen suların içine atılıyorlar. Buzlara kazma ve küreklerle vurdukça çatlayan dağılan buzların çatırtı sesleri geliyordu. Yüzlerine sıçrayan buz parçaları ateş gibi yakıyordu değdiği yeri. Desenli buzlu camı andıran donmuş su kabarcıkları, buzun derinliğini gösteren kırılma anları da güzel görüntüler oluşturuyordu. 

 1943 yılında Enstitü Müdürü Şerif Tekben, santralı kuran Gaspar Usta ile birlikte enstitüyü elektriğe kavuşturdukları gün aklına geldi Reyzi Pamir’in. Göğün yıldızlarını Arga yazısına yani enstitüye indirmişlerdi adeta.          

       Akçadağ Köy Enstitüsü Müdürü Şerif Tekben     Fotoğraf: alıntı  

Okul Müdürü Şerif Tekben okulun matbaasında basılan canlandırılacak Köy Yolunda kitabında (10 Eylül 1943 syf 67 )  elektrik  Santralının yapılışını şöyle anlatmıştı.

         AKE  Elektrikin gelişi

"Bugün enstitü elektriğe kavuştu. Gece arazinin üst başına çıktım. Elektrik ışıklarıyla aydınlanan binaları saatlerce seyrettim. Artık ne lamba camı derdi, ne lüküslerin parlaması ve sönmesi endişesi kalmadı. Meydana konulan 3000 mumluk ampulün altında öğrenciler ışık bayramı yapıyorlardı.

Akşama doğru santralde her iş son ermişti. Şalteri indirince yanacağını söyleyen  Gaspar'a inanasım gelmiyordu. Gene bir aksilik çıkar endişesiyle zihnimde koca bir istifham beliriyordu.  Acaba bir yanlışlık yaptık mı? Şimdi Gaspar " Şu alet olmayınca yakamayız mı diyecek düşüncesiyle heyecanlanırken tepemiz deki ampulün yavaş yavaş kızardığı sonra parladığını ve nur olduğunu görünce orada bulunan öğrencilerle dışarı fırladık. Daima yokuş olan yolumuzda koşarak enstitüye doğru ilerlemeğe başladık. Soluk soluğa demir yolunun yarmasına ulaştığımız zaman Enstitü ışıklar içinde pırıl pırıl karşımıza çıkıverdi. Bir adım daha atacak halimiz yoktu.  Oracığa çimenlerin üzerine uzandık. Uzaktan alkış ve şarkı sesleri geliyordu..." 

Reyzi Pamir'de Elektrik Santralı yapılışını Akçadağ Köy Enstitüsü Dergisi Mart- 1948 sayısında kaleme alır.

"Kuruluş Hatıraları

AKE Eğitim Başı  Reyzi Pamir 

DİREK

1948 yılı Şubat ayının 21' i gece 21:30... Dışarıda şiddetli bir rüzgar esiyor bina köşelerinde ıslık çalıyor...

Dirseklerim masaya dayalı, başım avuçlarımın arasında... Gözlerim satırlarda, zihnim hatırlanışı elem veren hayat sahnelerinde... Elektrik ışıkları birden söndü Önümde satırlar kayboldu. Sobanın alevlerinin çizdiği siluetim duvarda hareket ediyor., rüzgarın sesi perde perde yükseliyor...

Gözlerim alevlerin aksettiği duvarda oynayan çizgilerde ışıkların sönüş sebebini düşünüyordum. Elektrik tesisatının beş yıl önce dikilen kavak ağacından direkleri kaygılandırıyor beni. 

Medeni âlemin Eyfel kulesinin demirinden kaç makineli tüfek, top yapabileceğini hesapladıkları o devirde; bu kavak direkler Enstitüye emek bakımından pahalıya mal olmuştu.

Elektrik ihtiyacını tekniğin icabına uydurmak için uygun ebatta direk lazımdı. Civarımızdaki Cevizpınar, Karapınar, Gölpınar köyleri ihtiyacımızın pek azını giderebildi. Sincik, Kömekavak, Suçatı köylerine kadar dere, bayır aranmağa başlandı. Miktar ve ebat itibarı ile uygun bulduğumuz direkler için köylünün teklif ettiği fiyatları anlaşmak, orman ve cezâ kanununun hükümlerini yerine getirmek, bunların kesilmesi ve enstitüye taşınmasını temin etmek kalıyordu.

Suçatı İstasyonuna yakın olan yerlerden temin edilen direklerin taşınması için vagon tahsis edilmeye imkân bulunamamıştı. Tekerlekli taşıma araçlarının en iptidaisi olan kağnının bile giremediği bu köylerden 18 santimetre çapında ve 7 metre uzunluğunda 120 den fazla direğin 15 km yi bulan, mesafeden, 100 metreye yakın derinlikteki Sultan suyu vadisinden geçirilmek suretiyle taşınmasını eşek, katır ve atlarla yapmağa da imkân yoktu. 

" İhdiralar zaruretler karşısında olur." Fetvasınca direklerin Sultan suyuna atılması ve su tarafından Enstitü yakınlarına kadar götürüldükten sonra kıyıya çıkartılarak Enstitüye kadar omuzda taşınmasına karar verildi.

1943 YILI BAHARINDA GÜNEŞLİ BİR GÜN...

Öğretmen öğrenci otuz kişi balta, nacak, tahra, ip ve kumanyalarımızla sabahın saat beşinde kavakları kesmek, temizlemek, taşımak üzere yola çıktık. Çok geçmeden şiddetli bir rüzgâr yağmur damlaları yüzlerimizi kamçılamaya başladı. İş yerine varıncaya kadar yağmur vücudumuzda ıslanmadık pek az yer bırakmış, buna rağmen neşemizi azaltamamıştı...

Yağmurla yükselmeye başladığını hissettiğimiz Sultan suyu şimdi maksada daha elverişli hâl alıyordu. Payımıza düşen direklerin Sultan suyu kenarına taşınması bitmişti...

Direklerini suya bırakanlar ellerindeki sırıklarla onları takip ediyor ve dönemeç yerlerinde takılıp kalmalarını önlüyorlardı. Çayın boyuna sıralanmış öğrencilerden hızını artıran yağmura ve sırılsıklam olmuş vücutlarına rağmen kahkahalar yükseliyordu.

Uzaktan takip ettiğim öğrencilerden gözlerimi ayırıp arkama döndüğümde ip ve bel kemerlerle uzunlamasına birbirine bağladıkları üç direkten yapılmış sal üzerinde Muşlu Seyfettin Beyaztaş'ı Sultan suyunda hızla ilerlerken gördüm. Ben telaşla seslenirken o gülerek eliyle veda işareti yapıyordu.

Maddi karanlığı da çağın icaplarına uygun gidermek, bu toprak üzerinde yaşayanların bunu vatanlaştıracak duygu ve düşünceye ulaştırmaları, imkânını hazırlamak demekti...

Haramideresi üstündeki siyah bulutlarda çakan şimşekler sanki bu teşebbüsün başarılı sonucunu müjdeliyordu." 

Eğitim başı Pamir öğrencilerle Sultan suyunda bin bir zahmetle bir çingenenin görüşü olan büyük hasır sepetlerin içine köyden gelen adamlarla ve öğrencilerle derenin içinde dikilecek direklerin yerinde taş doldurmuşlar. Su çok soğuk olduğundan suya giren öğrenci ekibini sürekli değiştirmişlerdi. Bu sepetlerin olduğu yerler bir kaide haline gelmişti. Elektrik direklerini sonra buralara çakmışlardı. Bu elektrik direklerini diktikleri zaman kendisinin soğuk suda uzun süre kalınca ayaklarının uyuşmaya başlayıp suya düştüğünü, yarı baygın sudan çıkarıldığını ve birkaç gün dinlendikten sonra da tekrar öğrencilere yardıma gittiğini bir film şeridi gibi hafızasında canlandırarak hatırlamıştı.

Dinlenme molası verilince nöbetçi öğrencilerin önceden alana yığdıkları odunları yaktılar. Ateşin çevresinde halka halinde tüm öğrenciler toplandı. Nöbetçi öğrencilerden Hekimhan’lı Zeki kulübeden bağlamayı getirdi. Ateşe gidip ellerini ısıttı. Bir taşın üstüne oturdu. Sazın tellerine düzen verdikten sonra hem çaldı, hem de söyledi. Öğrenciler de durur mu? Hep birlikte’ ’Havada bulut yok’’ türküsünü seslendirdiler… Öğrencilerin ağzında türküler yel olup gitti köylerine, sevdiklerine…

Havada bulut yok bu ne dumandır

Mahlede ölü yok bu ne figandır

Şu yemen elleri ne de yamandır

Ah o yemendir gülü çimendir

Giden gelmiyor acep nedendir"

Dinlenme ve eğlence saati dolunca aynı disiplin içerisinde tekrar işlerine başladılar. Pür neşe içinde buzlara saldırdılar. Kırılan buz kütlelerini elleriyle ve küreklerle kanaldan dışarı attılar.

Gençlerin, nefes verişleri buhar oluyordu. Elleri soğuktan ve çalışmaktan şişip kabarmış, sudan sırılsıklam olmuşlardı… Yüzleri mosmor olmasına rağmen canla başla çalıştılar. Elektrik santralinin Sultan suyundan bentle kalkan üç kilometrelik toprak kanalın buzlarını el birliği ile kırarak kazıklar çakılmış, bentler yapılmıştı. Acımasız doğa koşullarına karşı muzaffer olmuşlardı. Buz kırılınca kanal suyu koca nehir olmuştu. Artık su gürül gürül akıyordu. Kayalara çarpıyor, köpükleniyor, dolanıyor, kıvrılıyor, hızlanıyor, derin uğultular içinde santrala tribününe kavuşmaya, ışık olmaya gidiyordu…

★★★

  Sultansuyu AKE elektrik santrali

Reyzi Pamir, “Arkadaşlar hepinize çok teşekkür ediyorum. Sağ olun, var olun. Mükemmel ve zor bir iş başardınız. Sizler güç işlerin başarılmasına aday olarak yetiştirilmek için buradasınız. Tekrar tebrik ediyorum.’’ dedi. Santral Nöbetçi öğrencisi,  “Öğretmenim okulumuzun elektriği yanıyormuş’’ haberini verdi. Reyzi Pamir, “Akşama sinema var gençler, ‘Köroğlu’ adındaki film gösterilecek. Okul müdürü ve öğretmenlerle birlikte izleyeceğiz.’’ deyince, öğrenciler çılgınca alkışlayarak sevinçlerini belirtiler. Buz kırma savaşını kazanan öğrenciler silahlarını; demir çubukları, kazmaları, kürekleri omuzlarına aldılar. Öğretmenin’ ’Haydi yiğitler görev tamamlanmıştır.’’ komutuyla tek sıra halinde okula doğru Alay Marşını söyleyerek yola koyuldular. Gürüldeyen suyun çağıltısı taaa uzaklardan duyuluyordu.

"Yastığımız mezar taşı, yorganımız kar olsun,

Biz bu yoldan döner isek, namus bize ar olsun…"

Öğrenciler gür sesleri ve karın üzerinde yürüdükleri için kardan gelen katır kutur sesleri ile ilerleyerek elektrik santrali ile okul arasındaki yolu da bitirmişlerdi. Buz kırma nöbetinden dönen öğrenciler okula gelince okuldaki öğrenciler onlar coşkun bir tezahüratla alkışladılar. Şenlik yaptılar, eğlendiler. Sanki savaştan dönen muzaffer askerlerdi onlar. Öğrenciler doğayla yaptıkları mücadeleyi kazanmışlardı.

Geceleri elektrik ışıklarının uzayıp giden ovanın üzerine çöken zifiri karanlığı delerek yeniden yıldızlarla cilveleşmesi, Akçadağ köy enstitüsüne doyumsuz bir görünüm veriyordu...

---------------------------------

1- Akçadağ Köy Enstitüsü  Dergileri( 1946- 1949)

2- Canlandırılacak Köy Yolunda, Şerif Tekben ( Akçadağ Köy Enstitüsü Basımevi)

3-Mehmet Ali Cengiz Akçadağ Köy Enstitü kitapçığı. Elektrik Santralı- Sultan suyu syf:84

* Şerif Tekben, Reyzi Pamir  Köy Enstitüsü  öğrencileri  tarafından o kadar sevilmiş ki, öğrenciler çocuklarına bu öğretmenlerin isimlerini vermişler.

Fotoğraf Galerisi:                                         

                                 Fikri Demirtaş cd ' arşivi

   AKE  Fikri Demirtaş cd ' arşivi

 Fikri Demirtaş cd ' arşivi

                           AKE   7 Nisan Kutlaması 1950

Akçadağ Köy Enstitüsü Yerleşkesi

AKE 1949 mezunu  Muazzez Yılmaz

 

Yorumlar
Adınız
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.