ALTIN
 2.395,07
DOLAR
 32,0201
STERLİN
40,6866
EURO
 34,8521


      Makineli tüfek gibidir alçıpan ustalarının kullandığı çivi makinesi. Biri zemine monteli, diğeri elde taşınabilecek kadar hafiftir. Zincir şeklinde uzanan mermi kovanları makineli tüfeğin dibine yığılır. Arada bir sekenlerin dışında çivi makinesinin namlusundan çıkanlar duvara ya da tavana saplanır. Makineli tüfekten çıkan ses dağdan yankılanır, çivi tabancasından çıkan ses odanın duvarlarından… Elini tetikten çekmediğin sürece istenilen açıda dur durak bilmez makineli tüfek.
       Bir villanın tadilat işini alan iç mimar Orhun Bey,  sabah erkenden işe gelmesi gereken alçıpan ustası Bekir’in geç kalmasına sinirlenmişti ama iş yoğunluğu nedeniyle zar zor ele geçirdiği Bekir Usta’yı gereksiz bahanelerle elinden kaçırmak da istemiyordu.
       Sigarasını yaktı, villanın önünde anlamsızca bir aşağı bir yukarı yürümeye başladı Orhun Bey. Çok sinirlenmişti, sigarasından son nefesi de çektikten sonra yanan izmariti yere attı ve Bekir Usta’yı çiğnercesine un ufak etti sivri burunlu, kösele tabanlı ayakkabısının altında. Yetişmiş çam ve çınar ağaçlarının arasında, baraj gölünü gören bir tepedeki sessiz, sakin sitenin içinde homurdanan bir araba sesi duydu. Sokağın başından görünen krem rengi Station Wagon Renault 12 araba, villanın önünde durdu. Orhun Bey’in az ötesinde yere çakılırcasına fren yaptı.  Şanzımandan gelen çirkin sesle birkaç metre geri geri geldi ve kapının önüne yanaştı. El frenini çekti ve büyük bir çeviklikle indi arabadan. Arabayı yirmi, bilemedin yirmi beş yaşlarında bir genç kullanıyordu.
       Ellili yaşlarında var ya da yoktu Bekir Usta. Orhun Bey’i gergin bir durumda görünce alttan aldı. “Kusura bakma Orhun Bey, biraz geciktik. Sabah oğlanı zor kaldırdım yataktan. Askerden geldi geleli huzursuz. Anası da ‘Varma çocuğun üstüne’ deyip duruyor. Gece yatmak bilmiyor sabah da kalmak… Aksilik malzemeci de bugün geç açtı dükkânı. Al, yükle, hesapla derken bu zamana kaldık.”
        Arabayı park eden delikanlı arkadaki malzemeleri indirirken Orhun:
      “Hayırlı olsun, yeni mi aldın bu arabayı? Dıştan temiz görünüyor, kaç model?”
      “Yetmiş üç.”
      “Ooo! Benden üç yaş daha büyük!” dedi Orhun Bey.
      “Senin oğlan mı?”  
      “Evet Orhun Bey, adı Ercan. Candan bir yiğit, kahraman olsun diye rahmetli babam koymuştu adını. Elini öpsün tek çocuk, bir de kızımız var, daha on üç yaşında. Askerden geleli beş ay olmadı. Kayseri Komando Taburu’nda yaptı askerliğini. Üniversiteyi okuyamadı. Bu mesleği yapar dedim, eli işe yakışıyor dedim ama askerden sonra burun kıvırmaya başladı. ‘Araba yok, işe gidiş gelişimiz zor oluyor’ dedi. Senin gibi eşten dosttan borç edip bu arabayı aldım da azıcık sesi kesildi. Arabanın mekirine şimdilik sesi çıkmıyor.”
        Babasıyla Orhun Bey konuşurlarken Ercan arabayı boşaltmış, gözden kaybolmuştu.
        Ağustosun başları olmasına rağmen Ercan ayağına asker postalını andıran kalın tabanlı, boğazlı, siyah bir bot giymişti. Üzerinde, bedenini saran kamuflaj desenli keten pantolon ve asker yeşili yarım kollu bir içlik vardı. Kaslı yapısı ve üçgen vücuduyla oldukça uyumluydu kıyafetleri. ‘Mermere saplasan geçer’ denilebilecek kadar da çevikti.
      “Arkada bir yerde sigara içiyodur, gelsin de başlayalım” dedi Bekir Usta.
       Cep telefonundaki tavan görüntüsünü gösterirken “Salondan başlayalım Bekir Usta, tavanımız bu şekilde olacak, duvar kenarlarında kırk santim ışık bantı, ortada da yemek alanının üstüne yuvarlak, oturma alanının üzerine de kare havuz yapacağız. Ev sahibinin yemek masası on iki kişilik antika yuvarlak masaymış, tavanla masa uyumlu olsun” dedi Orhun Bey.
        Bekir usta lazer aletiyle boya ipini istedi Ercan’dan. Baba oğul, Ercan’ın hazırladığı yirmi beş cm genişliğindeki kalas iskeleye çıktılar.  Büyük bir ciddiyet ve titizlik içinde Lazer aletini kurdu, Orhun Bey’in söylediği ölçüleri duvara ve tavana işaretledi. Kırmızı toz boyaya bandırılmış çırpı ipini gerdirerek duvar ve tavanda çizgiler oluşturdu. İskeleden atladı ve “Bundan sonrası Ercan’ın işi” dedi Orhun Bey’e…
       Öğlen yemeği saati gelmişti. “Yemeğimizi yiyelim sen başla, ben de diğer çalışanların yanına gidip bakayım” dedi oğluna. Terlemişti, elini yüzünü yıkadı ve arabaya yöneldi. Elinde siyah bir poşetle dönen Ercan, temiz bir tahtanın üzerine poşetin içinden çıkardığı gazeteyi serdi. İki somun ekmek, iki domates, bir salatalık, bir dilim teneke peyniri ve bir avuç kadar da kırmızı pul bibere belenmiş zeytin çıkardı. Hortumdan akan suyla salatalık ve domatesleri yıkadı. Kamuflaj desenli pantolonunun diz kapağının biraz üzerinde ve yandaki kapaklı cebinden çıkardığı ucu sivri bir bıçakla domatesleri ve salatalığı poşetin üzerinde dilimledi.  Gazeteye sarılı tuzu açtı ve serpiştirdi dilimlediği domatesle salatalığın üzerine. Baba oğul dizlerinin üzerinde tuttukları somun ekmeklere katık ederek büyük bir iştahla yediler yemeklerini. Orhun Bey’i de sofraya davet ettiler. Orhun Bey “Size afiyet olsun, az sonra arkadaşlarla yemeğe çıkacağım” dedi ve oturmadı Bekir Usta ile Ercan’ın gazete kâğıdı üzerindeki sofrasına.
        Yemekten sonra, “Araba sende kalsın, ben otobüsle inerim şehre, akşam görüşürüz” dedi ve ayrıldı Bekir Usta.
        Pantolonunun cebinden çıkardığı teneke makasıyla U profilleri hazırlayan Ercan işe koyuldu. Elindeki şarjlı, havalı çivi tabancasından çıkan ses makineli tüfekten çıkan sesten daha etkiliydi. Kulakları yırtıyordu… Ercan, karşısında bir düşman ordusunu hedef alırcasına peş peşe patlatıyordu bir karıştan daha geniş kalas iskelenin üzerinde akrobat gibi dolaşırken. O gün işe geç gelmelerine karşın hayli iş çıkarmıştı Ercan.
        Orhun Bey ertesi gün şantiyeye gittiğinde ne Bekir Usta’yı görebilmişti ne de Ercan’ı. İç sesiyle Bu sektörde çalışanların hepsi mi böyle? Yıllardır iş verdiğim adam işe başlıyor, sağı solu yaralıyor, bir başka işin peşine koşuyor. Burayı çantada keklik görüp, kaçanı kovalıyor” diye söylenirken Bekir Usta’yı aradı.
      “Aloo, Bekir Usta bugün işe gelmemişsiniz. Sen de yoksun Ercan da! Böyle olmaz ki ama!”
      “………..”
      “İyi ama biz de insanız, halden anlarız. Haber verseydiniz bari!”
      “……….”
      “Ercan uzman çavuşluğa mı başvurmuş? Elinde gül gibi işi var. Mesleğini yapsaymış. Uzman çavuşluk,  yaşam riski olan bir iş, sen neden izin verdin ki? Her neyse, sizin bileceğiniz bir iş, benim işimi aksatmayın da…” diyerek kapattı telefonunu.
        Ertesi gün Bekir Usta’yla Ercan erken saatte geldiler işe. “Kusurumuza bakma Orhun Bey, Ercan bana da söylemedi dün işe gitmeyeceğini. Uzman çavuşluğa başvurduğunu anasından da saklamış benden de… Kendi başına iş görmüş. Dün de ‘eksik evrakların var onları tamamla’ diye aramışlar.  Anasının gönlü olmadı ama bana sorarsan… Allah’a ayan ya, bu vatan bizim, etrafımız düşman dolu. Ben iyi kötü idare ederim, bari bu hayatını kurtarsın, gitsin dedim. Mayışı olur, tez zamanda baş göz ederiz. Evimiz babadan kalma tek kat kerpiç bir ev, tapuyu alana kadar vereselerle yıllarca cebelleştim. Rüzgâr alan duvara sepken vurunca kerpici oyuyor. O cepheye eski tenekelerden çakmıştım. Hiç değilse elimize üç beş kuruş para geçer de tez zamanda evin dışını sıvatır, her sene her sene onunla uğraşmayız” dedim.
        Uzun sürmedi Orhun Bey’in işini bitirmeleri. Baba oğul birkaç gün içerisinde toparladılar. İşten ayrılırken Ercan, yanında getirdiği temiz bir bezle silah gibi kullandığı havalı çivi makinesini adam akıllı temizledi, bazı yerlerine ince makine yağı damlattı ve kutusuna koydu.  Orhun Bey ile hesaplarını keserek şantiyeden ayrıldılar.
        Yaklaşık beş ya da altı ay sonra ofisine geldiğinde yardımcısı kadın, elindeki gazeteyi göstererek  “Orhun Bey duydunuz mu?  Gabar Dağı’nda İki askerimizi şehit etmiş hain teröristler, kanı bozuk bunların! Şehitlerden biri buralıymış, gözüm bir yerden ısırıyor bu çocuğu.” deyince Orhun daha dikkatli baktı şehit uzman çavuşun gazetedeki resmine.
        “Tanırsın tabii bu çocuk bizi alçıpancı Bekir Usta’nın oğlu Ercan. Sigorta girişi için gelmişti ofise, sen oradan tanıyorsun. Yazık olmuş, tepe gibi bir çocuktu. Bu ülke kırk yıldır ne çekiyor bu terörden. Gencecik canları şehit veriyoruz bir hiç uğruna. Gerçekten kanı bozuk bunların!” dedikten sonra “Gün boyu bütün randevularımı iptal et, ben cenaze törenine katılıp Bekir Usta’nın yanında olacağım” diyerek ayrıldı işyerinden.
       Kalabalık bir askeri ve sivil topluluk eşliğinde kaldırıldı Ercan’ın cenazesi. Şehitliğe defnedildi annesiyle küçük kız kardeşini kimse zapt edemiyordu. Bekir de koluna giren iki subayın desteğiyle zar zor ayakta durabiliyordu.  Şehitlikten sonra kenar mahalledeki cenaze evine geldiler. Bekir Usta’nın bitişik komşusuymuş Orhun Bey’in yanında oturan altmışlı yaşlarındaki adam. Kısa boylu, küt burunluydu, genzinden konuşuyordu.
       “Dün geceden belli içimde bir sıkıntı vardı, yüreeem büyüyo dedim avrada. Geceyi kan ter içinde geçirdim. Sabah namazından dönerken bizim kapının önüne asker plakalı siyah Renault Megane yanaştı. Bekir’in evini sordu şoför. Arabadan bir binbaşı indi, kucağında bayrak vardı. ‘Aha burası’ dedim. Bekir’in kapısını çaldılar.  Beni yanlarına yaklaştırmayıp Bekir’le fısır fısır konuştular. İşte o dakka figan koptu Bekir’in evinde. Ardından bir araba daha geldi, ondan da bir teğmenle üç asker indi. Evin etrafını gezdi ikinci arabadan inenler. Teğmen, tenekeli duvarı gösterdi askerlere ‘Büyük bayrağı buraya asın, bu çirkinliği de kapatmış olur’ dedi. Bekir’in teneke çaktığı duvarı boylu boyunca kapatacak büyüklükte bir bayrak asıp Bekir’i de alıp gittiler. Çam yarması gibiydi Ercan’ım, kapılardan sığmıyordu.”
Fatih DULKADİROĞLU (24.12.2023 Ankara)

Yorumlar
Adınız
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.